07.09.2021 / Boston

    Boston’da 07.38’de karışık duygular içinde uyandım. Ritüeller önemli bir yer tutar hayatımda. Hatta bu ritüelleri uygulamada abartıya kaçtığıma ve takıntılarım olduğuna da inanırım. “Obsesif kompulsif bozukluk” adı verilen hastalıktan muzdarip miyim, değil miyim henüz çözemedim. Belki çözmek için daha fazla zamana ihtiyacım vardır, tıpkı her şey için daha fazla zamana ihtiyacım olduğu gibi.         

    Herhangi bir otele giriş yaptıktan sonra odaya girdiğim ilk yarım saatte daima uyguladığım bir yerleşim planım olur. Kirlenmiş iç çamaşırlarımı ve çoraplarımı valizin en alt kısmına yerleştirebilmek için spor ayakkabımı poşetinden çıkarıp bir kenara koyarım. Yanımda getirdiğim, bir başka otelden aldığım otel terliğini giyerim. Diş fırçası, diş macunu, tıraş bıçağı ve tıraş köpüğümün olduğu mini çantamı alır ve banyoya giderim. Yemek yemeye çıkacaksam bile ağzımın içinde yer aldığına inandığım kötü tadı atmak için kesinlikle dişlerimi fırçalarım. Tuvaletimi yapıp banyoya girerim ve yine üstüme yapıştığından adım kadar emin olduğum pislikten arınmak için banyoya girerim. Bu kısmı atlatmam yarım saate yakın sürer. Dünya üzerindeki -istisnalar hariç- tüm otellerde her zaman sıkıştırılmış yorgana sahip bir yatak mevcuttur. Ve ben bu yorganı o ilk yarım saatte kendime göre ayarlarım geleceğe yatırım olsun diye. Dün akşam bu sıkıştırılmış yorganı yerinden sıyırma işlemini sonraya bırakmıştım. Artık yemek yemem gerektiği gerçeğiyle yüzleşerek dışarı çıktım kendimi ekipten soyutlayarak. Onlarla beraber tavuk kanadı yiyerek değil kendi başıma içmek istemiştim biramı. Yemek olarak da yıllar önce Olcay Pelin’le gittiğim spor barında yediğim “Steak Fajita”yı yemeyi çok isterdim ama gel gör ki ne yerini ne adını biliyordum o mekanın. Sokağa yönümü bilmeden çıktım, sakince bir nefes aldım, sola doğru ilerledim. Bazı restoranların olduğunu düşündüğüm sokak gözümün önünde belirmişti. Biraz yürüdükten sonra solda içeride kalan sokağın başlarında, Budweiser yazısı ışıklı tabelasıyla beni çekmişti. Fakat içerisi hareketli olsa da yemek yoktu ve oradan çıkar çıkmaz hemen yanındaki yere sordum yemek yeme şansım var mı diye. Ve evet ne istersem yiyebileceğimi söyledi barmen. Hamburger yedim öncesinde Samuel Adams-Oktober Fest- içmiştim ve hamburgerle de Bud Light. Tabii ki bu biralar drafttı. Sonra ekiptekilerle karşılaştım, wine&spirits gördük ve daldık. Şef Metehan’ın önerisiyle Foster’s adlı Avustralya birasından aldım ve aşağıda beraber içmek için lounge kısmında olduklarını söyleyince aşağı indim. Şili ile ilgili yazıları barındıran turuncu mavi renkli alacalı bulacalı retro yağmurluğumun önünde kanguru cep vardı ve Foster’s’ı da oraya koydum tabii ki. Ne de olsa odada başlamıştım içmeye ve en etkili yol buydu birayı taşımak için. 

     Sabah olduğundaysa Philedelphia’lı ekmek ve sade kahveli hızlı bir kahvaltı sonrası zaten yakın olan merkeze ilerledim Boston Park Plaza Otel’den. Downtown Primark önünde Semih’le buluştum. Boston Common Park, Public Garden-Millet Bahçesi- devamında Newbury’e geçtik. Newbury’de olabilir o dediğin yemek yeri demişti Semih ve evet caddenin sonuna doğru ilerlerken görünce tanıdım mekanı. Joe’s American Bar & Grill. İşte belki de bulamayacağım dediğim yeri bulabilmiştim. Semih sağolsun. Güzel sohbet ve güzel yürüyüş ile kaliteli zaman geçirdim. Nefes aldım. Oksijen depoladım. Huzur doldum. Biçilen çimlerin kokusunu içime çektim, Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin parkta anlık çizimlerine şahit oldum. Defterlerine yazı yazan insanlarla selam alıp selam verdim, yüzümüze yerleşen hafif tebessümlerle. Samuel Adams Oktober Fest ve taco ile geçiş yaptık öğlen. Araba kiraladılar ve New Hampshire bölgesine doğru yola çıktık. Revere bölgesinde kumsala ilerledik ve deniz kenarında yürüyüş yaptık. Oradan Semihlerin evine uğradık. Böylece ilk kez Amerika’da bir eve adım atmış oldum. Küçük ama güzel dizayn edilmiş bir evdi. Semih’in kedileriyle olan ilişkisi beni güldürdü. Onları sevmesi, öpmesi ve onlara hitap etme şekli içtendi. Kısa süre içinde evden ayrıldık ve onların evine çok yakın olan Pearl Street Station adlı 1985’te açılmış klasik Amerikan barına gittik. Bar güzel bir spor barıydı. Ekranlarda beyzbol ve Amerika Açık Tenis Turnuvası oynuyordu. Boston Red Sox formaları ve boks kıyafetleri çerçeveletilmiş ve duvara asılmıştı. Amy adlı barmen hanımefendiye “Frozen Strawberry Margarita” sipariş ettik. Soslu karides ve ekstra soslarla ilgili bir muhabbet oldu ve bir de pizza söylediler. Sonra hepsini beraberce dengeli şekilde yedik. Bütün yediklerimiz ve içtiklerimiz çok lezzetliydi. Kiraladıkları arabayla da beni otele bıraktılar ve bu karışık duygularla uyandığım günü güzel geçirmemi sağladılar. İzlediğim manzaralar, gördüğüm huzurlu sokaklar, eski usül hoş barlar, Charles Nehri’nin turuncu renkli gün batımı, yelkenliler, kanocuların ilerleyişi, beyzbol, Amerikan futbolu ve basketbol oynayanlar, kaykaycılar, adını bile bilmediğim sporları yapan sporcular, koşucular, ağırlık kaldıranlar, tırmanışçı çocuğun dengesini kaybedişi… Sporun her türlüsünün, opera müziğinin, kara kalem çizimlerin, yazarlığın ve dolayısıyla sanatın sokaklara taşması. Hepsini gördüğüm ve özümsediğim için kendimi şanslı addediyorum. Yargılamadan, düşünmeden, zorlamadan, yormadan, sakince ilerleyebildiğim ve gözlemleyebildiğim için. Şehri yaşayabildiğim, duyabildiğim ve görebildiğim için. 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

18.05.2019 SAN SEBASTIAN [DONOSTIA]