18.05.2019 SAN SEBASTIAN [DONOSTIA]














                                    18.05.2019 SAN SEBASTIAN
 [DONOSTIA]

    Yağmurlu bir gün olacaktı. Gökyüzündeki siyaha çalan gri bulutlar bunun haberini son derece net bir şekilde iletiyordu. Bugüne erken başlamayı bir gün önceden planlamıştım. Esasen hiçbir günümü önceden planlayamazdım veya planlasam bile, gerçekleşenler o plan dahilinde olmazdı, planı bozacak unsurlar ortaya çıkar ve hedeflediğim doğrultuda gitmemi engellerdi. Ancak istediklerimi gerçekleştirebilmem için tek şansım içinde bulunduğum gündü. Igueldo ya da Baskça'da söylendiği gibi "Igeldo" Tepesi'ne çıkacak, daha önce gözüme çarpan ve beni etkileyen o fotoğraf karesindeki görüntüyü kendi gözlerimle görecektim. Ve eğer tahmin ettiğim gibi yağmur yağacaksa, bu, tepeden aşağı inişte göreceğim manzarayı o fotoğraftakine iyice benzetebilmek için Tanrı'nın yaptığı bir gösteri olacaktı. Igeldo'dan La Concha Plajı'nı tıpkı o fotoğraftaki gibi görecektim. Öncelikli hedefim buydu ve hedefe ulaşmak için bir yol katetmeliydim. Bunun için üşenmemeli, erken kalkmalı ve plana sadık kalmalıydım. 

    Vitoria-Gasteiz Tren İstasyonu'na vardığımda biletimi Donostia için aldım ve ardından istasyondaki kafeye gittim. Barda Latin Amerikalı olduklarını tahmin ettiğim iki çalışan ile üç kişilik bir aile de müşteri olarak bulunuyordu. Ben onların arkasında sıraya girdim ve ne içeceğime karar vermek için barın arkasında yükseğe yerleştirilmiş siyah beyaz yazılarla bezeli içecek panosunu incelemeye başladım. Seçeceğim içecek ne olursa olsun fiyat-performans olarak tatmin edici olacağını düşünüyordum. Mekan ne küçük ne de büyüktü, sıradan sayılabilecek bir ortam vardı içeride. Her masanın çevresine düzenli biçimde üçer sandalye yerleştirilmişti. Nedense akşamları renklerin cümbüşüyle daha ilgi çekici olacağını düşündüğüm bir yerdi açıkçası ama akşam buraya uğrayıp uğrayamayacağım meçhuldü. Şu anda bu kafe, basketboldaki "transition" hücum benzeri hızlı bir geçişti benim için. Her halükarda, istasyonlarda yer alan kafe veya barlardan, insanların çok büyük beklentisi olacağını düşünmemekle birlikte bu yerlerin bir çekiciliğinin olmasının, beni güzel bir yolculuğa hazırlayacağını düşünürdüm hep. Sıra bana geldiğinde bu düşüncelerden sıyrılıp bir adet sütlü kahve sipariş ettim. Kahvemi alıp çıkış kapısına yakın bölümde yer alan setin önündeki yüksek bir tabureye yerleştim, yanımdaki tabureye sırt çantamı koydum ve kahvemi içerken San Sebastian'da yapabileceklerimin yer aldığı notlarıma göz gezdirdim. Kahvemi bitirdikten sonra not defterimi çantama koydum ve otobüsün bulunduğu perona ilerledim. Otobüse binmeyi bekleyen on on beş kişi vardı. Sırada beklerken sakin kalmak, rahat nefes almak gibi telkinleri kendime yönlendiriyordum. Gerçi bu telkinleri kolaylıkla özümsüyordum. Çünkü normalde sakin kalmak ve rahat nefes almak, kendi memleketimde çok kolay olmayabiliyorken, burada, bu şehrin havasına ayak uydurabildiğim ölçüde rahat kalabildiğime inanıyordum. Ne de olsa insanlar herhangi bir yerde sıra beklerken, yolda yürürken, yiyecek-içecek sipariş ederken sıcakkanlı ve heyecanlı olsalar da kimseye engel olmuyordu bu topraklarda. Nefeslerini ensenizde hissetmiyordunuz ve doğal olarak rahatça sıranızın gelmesini bekliyordunuz. Telaşa kapılacak, sinirinizi zıplatacak durumlar söz konusu değildi. Bir saat sürecek yolculuğum esnasında İsveçli polisiye yazarı Arne Dahl'ın Kötü Kar adlı romanı bana eşlik ediyordu. Kitabı okurken müzik de dinliyordum. Arka sıralara doğru cam kenarına geçip oturmuştum. Bu hareketimle üniversite yıllarıma bir selam gönderiyordum. Otobüs boşken dahi size en önde, diğer yolcuların dibinde bilet kesilmesi klasiğine ve sıkışık oturmamızı bize empoze eden zihniyete bir başkaldırı olarak 41 numaralı koltuğu tercih ederek gözlerden de gönüllerden de uzak olurdum. Böylece rahat bir yolculuk gerçekleştirirdim. Çok rahat bir yapıya sahip olamamakla- her ne kadar bunu arzulasam da- birlikte her yerde rahat etmeye çalışırdım. Örneğin yatağa uzandığımda uykuya dalmak için kitap okuyacağım esnada battaniye bacağımın ya da kalçamın altına sıkışmışsa bu durum beni son derece rahatsız eder ve battaniyeyi bir an önce düzeltmem gerektiğine inanırdım. Eğer bunu yapmazsam hiçbir zaman uyuyamayacakmışım gibi hissederdim. 

    O günkü yolculuğum esnasında, Bask Bölgesi'nin ağaçlarla dolu, sağınızı solunuzu kuşatan güzelim manzarasını izlemek için kitabıma ve müziğime ara verdiğim anlar olmasına karşın; kısa süreliğine girdiğimiz, sayıları sık olan birçok tünelden geçişimiz esnasında karanlıkta kitabımdan başımı ayırmamaya gayret gösteriyor, karanlık ne derece olursa olsun satırları okumaya çabalıyordum. Bu, elbette bir tezattı ama ben de tezatlarla yaşamımı devam ettirmeye gayret gösteren biriydim ve çoğu zaman hayattaki dengemi bu şekilde oluşturma isteği taşıyordum.

    Otobüs perona yanaştığında dönüş esnasında nereye geleceğimi, otobüs terminaline nasıl ulaşacağımı, hangi noktaları kerteriz alacağımı aklıma kazımaya çalıştım. Terminalden çıktığımda turist bilgilendirme bölümü gözüme ilişti ve bir harita temin edebileceğimi düşünerek içeri girdim. İki adet Uzak Doğulu turist, rehberden bazı bilgiler alırken onların konuşmalarına kulak kabarttım. Eski şehir bölgesine nasıl ulaşacağımı az çok anladım ve ayrıca turist çiftin Avustralya'dan geldiğini öğrendim. Benim için ne kadar şaşırtıcı olsa da onlar "Avustralya'dan geliyoruz." dediklerinde rehber neredeyse bunu önceden biliyor gibiydi. Demek ki daha önce birçok kez Avustralya'dan Uzak Doğulu turist San Sebastian'a gelmiş diye düşündüm. 

    Yağmur henüz başlamamıştı ancak rehberin de belirttiği üzere kısa süre sonra bastıracaktı. Ve derken eski şehir bölgesine ulaştığımda yağmur başladı. Orada birbirini kesen tüm dar sokaklara girip çıkmak, not aldığım birkaç mekana bakmak, gözüme kestirdiğim tüm "pintxos" barlara göz atmak ve buraların bana göre olup olamayacaklarını değerlendirmek istiyordum. Nitekim kimisi bana göre değildi. Onları kendi kafamda eledikten sonra diğerlerinden de seçim yapmam gerekiyordu ve ben önceliğimi güzel yemek yiyeceğim yere vermek istedim. Enerji depoladıktan sonra da en büyük hedefim olarak tabir edebileceğim Igeldo Tepesi'ne tırmanışımı gerçekleştirebilirim diye düşündüm. 12.45'te mekana girdim; 55-60 yaşlarına ve saçlarına düşen aklara rağmen zinde bir görüntü sergileyen beyefendi bana yemek servisinin başlamadığını, yemek için 13.00'da gelmem gerektiğini, aynı dili konuşamadığımız için işaretler yardımıyla kısa bir biçimde anlattı. Vakti değerlendirmek için ara sokaklarda biraz daha dolandıktan sonra La Concha Plajı'na bağlandım ve sahili gördüm, kumsalı, denizi, ihtişamlı kayalıkları inceledim. O esnada zaman ilerlemiş ve saat 13.30'a yaklaşmıştı. Yemek yiyeceğim yere geri döndüğümde içeride ve hatta kapı önünde müthiş bir kalabalık oluşmuştu. Az evvel bomboş olan yerde keşke on beş dakika bekleseymişim düşüncesini kafamdan geçirirken kapı önündeki kalabalığın arasından sıyrılarak en fazla 25 metrekare olduğunu düşündüğüm bardan içeriye sızdım. Boşken beni çok çekmeyen mekan dopdolu olunca birden ulaşılması zor bir hale de gelmesinden midir nedir muazzam bir atmosfere bürünmüştü. Yanıma aldığım yedek kıyafetler ile kitap ve not defterimden dolayı halihazırda dolu olan ve satın aldığım birkaç parça giysi ile daha da ağırlaşan sırt çantam, zaten kalabalık olan bu dar mekanda rahat hareket etmemi iyice zorlaştırıyordu. İlerleyen dakikalar ve belki saatler içinde bana biraz zorluk çıkarabilecek şartlara karşın, buraya kadar gelmişken olabilecekleri hesapladım, bara yanaştım, attığım birkaç adım sonrası Amerikan aksanı ile İngilizce konuşan bir grubun yanında ufak bir aralık yakaladım ve orayı, bu mekan özelinde yuvam belledim. Oradan yemeğimi yiyene kadar ne olursa olsun ayrılmayacaktım artık. Karnım oldukça acıkmıştı acıkmasına ama yemek yemek için aşırı istekli ve sabırsız görünmemek adına çok da acele etmiyordum. Sağıma soluma dönememekle birlikte barda duran çeşit çeşit şaraplar da göz alıcı görünüyordu. Sipariş verebileceğimi düşündüğüm çalışanla göz teması sağladığımda aynı dili bilmediğim ve ortak paydada buluşmamın zor olduğunu tahmin ettiğim ellili yaşlardaki beyaz kasap önlüğü giymiş adama tek kelime söylemeyi düşünüyordum ve öyle de yaptım: "Txuleton!" Bu kelime kilit kelimeydi. Oraya has bu sığır etini yemek için kendi dillerinde söylemek belki de yetecekti. Böyle düşünüyordum. O anda öyle ya da böyle iletişimimiz başlamıştı. Anladığım kadarıyla kağıda beni listeleyecekti. 5. sırada olacağımı söylüyordu. Bunun sorun teşkil edip etmeyeceğini sorar gözlerle bakan ve el hareketleriyle yoklama çeken beyefendiye tüm dünyadaki onaylama işareti olan baş parmağımla yukarıyı göstererek cevap verdim. Elbette ki problem değildi benim için beşinci olmak. İçeriye haber gitmişti ya artık gerisi gelirdi nasılsa. İçerisi de kasap gibiydi ama tamamını görmek mümkün değildi. Pişmemiş ve pişmiş etler durmadan gidiyor ve geliyordu. Böylesi daha heyecanlıydı. Topu topu üç tane masa vardı içeride, oraya konuşlananlar ömrübillah kalkmazdı masadan kesin. Kapının önü de zaten cuma günü lise çıkışında toplanmış, İstiklal Marşı'nın okunmasını bekleyen gençlerle doluydu adeta! Etlerin geliş süresi de herhalde konuşma yapan müdürü temsil ediyordu.  Duvarları, Bask bölgesinin ünlüleri olduğunu tahmin ettiğim şahıslarla çalışanların çekildiği fotoğraflar süslüyordu. Elbette o fotoğraflara bakarken benim bütün odağım etlere kayıyordu. Bir de önceden duyduğum zeytinyağı ve kaya tuzu ilave edilmiş domatesi gördüğümde zaten can evimden vurulmuştum. Japon olduklarını düşündüğüm Uzak Doğulu bir çift yine dolaylı yoldan beni ortama adapte ediyordu. Heyecanlı Amerikalılar, ben ve benden önce barda ayaküstü yerini almış beklerken ekmeği zeytinyağına bandıran ve domatesleri mideye indiren Uzak Doğulular! O barda et yemeyi bekleyen en sıradan kişi bendim sanırım ama  domateslerin zeytinyağına ekmek banarak, kırmızı şarap eşliğinde ne de güzel beklerdim o txuleton'u! Öyle de yaptım. Tam da beklediğim ve istediğim gibi oldu. Hepsini mideye indirdiğimde artık tamamıyla hazırdım tepelere.

    Yağmurluğum, lacivert berem, sırt çantam... Eski şehirden plaja indim ve güzel yürüyüş yolunda etrafımı izleyerek yürümeye koyuldum. Igeldo Tepesi'ne çıkmak için çalışan teleferik de vardı, duymuştum, orada da gördüm. Ancak o fotoğraftaki görüntüyü teleferikle yakalayamayacağımı seziyordum. Dolayısıyla yürümeliydim; yağmura aldırmayarak, hatta yağmurun beni yıkamasına, içime işlemesine, beni arındırmasına izin vererek tırmanmalıydım o tepeye. Yol alırken o fotoğraftaki görüntüyü ve daha da fazlasını elde ettim. Denizin içine kadar inilebilecek merdivenleri görünce denize yaklaşma isteğime kulak verdim, son basamağa ayak basmak ya da basmamak arasında kararsızlık yaşarken kıyıya vuran dalga, kayalardan da sekerek ayaklarımı abluka altına almıştı bile. Kısa bir şok yaşadıktan sonra elimden bir şey gelmeyeceğini anladığım için olduğum gibi devam etmeye karar verdim yoluma, tıpkı hayatıma da olduğum şekilde devam ettiğim gibi. Kendi belirlediğim rotada yürürken tepelere varmak istiyor ve yeni yollar, yeni zorluklar keşfediyordum, tıpkı yaşamımı devam ettirirken ilerlediğim yollarda kendimi keşfeder gibi. Sonuçta hayat da yeniyi bulurken sarp kayalıkları aşmak zorunda kaldığımız kocaman bir yamaç değil miydi? Sonda var olan tepeye ulaşmak için ilerler ve yolda gördüklerimizden beslenirdik. Bu, gayet tabii iyi anlamda da kötü anlamda da bizi bulurdu yaşamımızın akışında. Bazen sizi yutan bazen de ufkunuzu açan bir okyanusta boğulmak ya da boğulmamaktı belki mesele. Tepeye ulaştığımda hiç gitmememe rağmen nedense İrlanda'nın bir kasabasında gibi hissettim kendimi. Ufukta puslu ve bulutlu gökyüzü ile birleşen, daha yakın tarafta ise dev dalgaların kayalara çarpmasıyla birlikte ürpertici ama bir o kadar da huzur verici görünmesine sebep olan adeta uçsuz ve çelişkili bir denizdi belki de böyle düşünmeme sebep olan. Sanki her badireyi atlatmışım da yaşamımın son noktasına, son anına gelmişim gibi bir his vardı içimde. Burası İrlanda veya Donostia da olsa fark etmezdi benim için, çünkü işte bu kadar güzeldi o son nokta. Ben yine de yürüyerek yokuş aşağı sallandım elbette. Ne de olsa oraya kazık çakamayacaktım ve bir şekilde geri dönmem gerekiyordu. Henüz yok olmak için erkendi! Teleferiği de es geçmek istemiyor ve orayı da deneyimlemek istiyordum. Teleferik sırasında beklerken üstümdeki kıyafetlerin ıslaklığını hissetmeye başlamıştım. Hareketim de azaldığı için soğuğu içimde iyiden iyiye yaşıyordum artık. Beklediğim an gelmişti. Teleferik kabinine yerleştikten sonra yanıma birileri gelmeden vücudumun üst kısmında yer alan ıslanmış kıyafetlerimin hepsini değiştirmeyi başarmıştım. Tamamıyla kurumam mümkün değildi elbette ama biraz içimi ısıtabilecektim en azından. 

    Dönüşte plaj bölgesine yakın bir yerde mola verdim. Ufak atıştırmalıklar ile kahve içtim ve tatlı yiyerek enerji depoladım. Plan dahilinde terminale ulaştım ve dönüş için bilet aldım. Ayakkabımın içine dolan deniz suyu çorabımı ıslattığı için çoraplarım ağırlaşmıştı ve beni gitgide daha da fazla rahatsız ediyordu. Yine en arkalara yakın bir koltuğa yerleştim. Ayakkabımı ve çorabımı çıkarabilecek bir durumda olduğumu düşünerek bu işlemi gerçekleştirdim çünkü o yol bu şekilde gitmezdi. Gerçi çıkardıktan sonra giymesi de vardı. Ayrı bir zulüm olacağı aşikardı ancak bu yönde karar verdim. Bu durum en azından bir saatimi kurtarabilirdi. Tekrar giymek gerektiğinde de gözümü karartacak ve kaldığım yere ulaşana kadar dişimi sıkacaktım. Sıktım da. 

    Odama vardığımda bir an önce üstümdeki her şeyi çıkarmaya koyuldum. Kıyafetlerimi askıya astım, askıları da kornişe. Bu noktada benim için en önemli unsur ayakkabımdı. Çünkü yedeği olmayan tek aksesuarım oydu. Bu sorunu çözüme kavuşturmak için saç kurutma makinesini ayakkabı kurutma makinesi olarak kullandım. Bunun için ayakkabıyı belli bir açıyla kalorifere yasladım -kalorifer yanmıyordu- , kurutma makinesini de sehpaya yasladım. Kurutma makinesi çalışır vaziyetteydi ve oluşturduğum açı sayesinde ayakkabımın içini ısıtıyordu. MacGyver tarzı bir düzenek kurabilmiş değildim elbette ama ayakkabımın bu şekilde kuruyacağını düşünüyordum. Bu sahneyi oluştururken saç/ayakkabı kurutma makinesini sehpaya tam yaslayamayarak birkaç kez aşağı kaydırmıştım ve bu durum benim bir parça çileden çıkmama sebep olmuştu. Zaten baştan aşağı ıslandığım için üşüyor ve kendimi banyoya atmak için sabırsızlanıyordum. Ancak ilk iş ayakkabımı kurtarmalıydım. İhtiyacım olacağı anda kurumamış olması ihtimalini göze alamazdım. Sonuçta açıları kurdum, sağ ayak-sol ayak kurutma kombinasyonuyla dönüşümlü işlem gerçekleştirdim ve ayakkabımın içlerini kontrol ettiğim kadarıyla doğru yoldaydım. En nihayetinde banyoya girebilmiş ve sıcak duş ile kendime gelmiştim. Planımı gerçekleştirebilmenin bütün gün süren heyecanı, katettiğim kilometreler, gördüğüm manzaralar, gözlemlediğim her bir bölge, her mekan, işittiğim her bir insan sesi, dalga sesi, yürüdüğüm yollar, attığım adımlar, yediklerim, içtiklerim, gerçekleştirdiklerim, yağmur suyuyla da deniz suyuyla da ıslanmam ve tüm bu yaşadıklarım beynimde yer edinirken; günden geriye kalan her olay, gözlerime düşen o müthiş ağırlıkla, bana güzel olanı yakalamanın kolay yoldan değil, sadece zor yoldan elde edilebileceğini anlatıyordu. Ve ben uykuya yenik düşerken daima zor yolu seçmeye hazır olduğumu bir kez daha anlıyordum. 


Yorumlar

  1. Son derece hissedilebilir bir anı ve başarılı bir hikayeleştirme. 👏👏👏

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar