ATEŞ VE SU

Şehrin sesine ihtiyaç duyduğu zamanlar da vardı, sakince nefes alıp yüzünde tatlı bir gülümsemeyle kendini dışarı attığı ve kaldırımları aşındırarak hedefli veya hedefsiz ilerlediği yollar ve zamanlar da... O gün öyle bir gün olmadığını hissetmesine rağmen kulaklığını takıp kendini dış dünyadan soyutlamış şekilde müziğini dinliyordu çoğu zaman olduğu gibi. Hedefsiz çıkmıştı o gün evden. Maddi kaygısı olmayan ve otuz yaşına gelmiş biri için hedefi olmadan sokaklarda yürümek, bir taraftan bulunmaz bir  nimet sayılırken bir taraftan ise gelecek adına kaygı verici olabilir. Kendi kendine gelecek kaygım yok derdi demesine ama tedirgindi yine de. Sokakta yürürken veya toplu taşımada birileriyle göz göze gelmek istemeyişi de bu tedirginliğinden ileri geliyordu. Ne kendine güveniyordu ne çevresine. Kavga etmek, tartışmak bir yere vardırmayacaktı hiçbir şeyi. O gün de kimseyle kapışmazsam iyidir diyerek attı adımını dışarı. Zaten sabahleyin kapışma hakkını kullandığını da düşünüyordu.

Osmanbey'den Harbiye'ye... Sosyetik kahvaltıcıları es geçerek Teşvikiye dolmuşlarının Taksim için yolcu beklediği sokaktan aşağı, Abdi İpekçi Caddesi'ne salınıp az eğimli sokağı etrafı izlemek kaydıyla sakince yürümek ve Harbiye'den de Askeriye'yi geride bırakıp Gezi Parkı'ndan geriye kalanları içine attıktan sonra Beyoğlu'na çıkmak istiyordu. O esnada farketti. Kitabını yanına almadığına inanamıyordu. Sabah ekmek almaya gittiğinde fırıncıya öyle kıl olmuştu ki herifin ağzının payını o sinirle verememişti. Bir tane değildi ki bu anlayışsız ve saygısız tipler! Sokağa yanına kitap almadan adım atmak onun için ölümdü. Ve o sinirle, otomatiğe bağladığı bu hayat kurtarıcı hamleyi ıskalamıştı. "Neyse boş ver şimdi, müziğine odaklan." Ordem y Progresso. Yani Düzen ve İlerleme. "Brezilya bayrağında yer alan bu sözlerle ilerle bakalım." Oysa ne düzensiz bir hayattı onunkisi. 

Gökyüzüne baktı, bir bulut kümesi süzülen bir kartalı andırıyordu. Bir kartal gibi süzülmek var aslında bir uçurumun kenarında. "Bulutlardan beyaz, gökyüzünden mavi aldım." Cem Adrian. gördüğü sahneler dinlediği şarkılarla örtüşüyordu o gün. Onu dinlerken gördüğü kız. Motosikletli Kız... Kask mıydı başındaki, türban mıydı yoksa? Uzaktan seçemezken aklına Teoman 'ın bu şarkısı gelmişti. Bir işi yaparken diğerini araya almak gibi odaklanması gerekeni kaçırmak ve esas yapacağını yapamamak. Bir şeyi tam yapmaktansa her şeyi yapmak ama hep yarım yapmak! Şarkı dinlerken başka şarkıyı düşünmek de böyle miydi acaba! Ve sıradaki şarkımız Hayko Cepkin'den geliyor: Yarası Saklı. 

Kurtarın beni, tutun elimden düşmeden.

Kollayın beni, korkar oldum ben her şeyden!

Otobüse binmişti. Neden bindiğini kendi de bilmiyordu. "Giderim bugün ha yarın, hareket vakti gelince" mantığıyla ilerliyordu bir mantığa oturtmak zorunda hissederek! Herkesin Emre Aydın'ın olduğunu düşündüğü bu Umay Umay şarkısında denildiği gibi, bilmiyordu. Ölümü mü görmek istiyordu Umay Umay'a enikonu kafayı sararak bilmiyordu, bilemiyordu. Ne demişti? 

Hep o sobeliyordu çocukları dudaklarının kıyısından.

Çocuk mu olacaktı hala? Çocuk mu kalacaktı yaş aldıkça. Çocuk olmak, çocuk kalmak kötü müydü, iyi miydi? Ne Ola, Yar Ola? şarkısı da Feridun Düzağaç'a değil, Barış Manço'ya aitti zaten!

"Bak yoluna Ateş, sen boş ver!" dedi kendi kendine. Kızma kendine düşüncelerde boğuluyorsun diye. Hem ne demişti Victor Hugo; "Herkesin kendi kendine konuştuğu kesin bir doğrudur, düşünen bir insanın bunu yaşamamış olması mümkün değildir." Çok mu fazla düşünüyordu, bilmiyordu. Otobüsün arkalarına doğru ilerledi, şaşırtıcı derecede boştu otobüs, en arka solda kimse yoktu, yanına da kimse gelmezse belki bir anlamı olurdu 42T Bahçeköy-Taksim seferinin. Hatta bir de bakardı ki ideal bir müzik festivali olmuş o yol kim bilir! "Karışmasın Kimseler" diyordu Gripin bu uzun yol için otobüse girdiğinde! Şarkıların ilginç rast gelişleri şaşırtıyordu onu. Gerçekten tesadüfler Tanrı'nın meçhul kalma yöntemi miydi bugün, yoksa hayatı yalnızca alıntılardan mı ibaretti? Hayatının ipleri eline mi geçecekti, yoksa hayatı neresinden tutsa elinde mi kalacaktı?

O bindi otobüse Gümüşsuyu durağında. Neden sonra geldi, o kadar boş yer varken onun yanına oturdu. Aklına daha önce üniversite kantininde bozum olduğu an geldi. Bomboş kantinde ne zamandır hoşlandığı kızı tek başına otururken görmüştü. Onunla konuşmak için doğru anı bekliyordu, pek çok şeyi uzun süre beklediği gibi. "O an bu an!" diyerek içeri girmiş ve kıza; "Pardon, başka boş yer yok da buraya oturabilir miyim?" diye sormuştu. Kızın "her yer boş ya!" cevabı üzerine tek kelime etmeden kantini terk etmişti. Bu bakış açısına sahip bir kızla hiçbir paylaşımda bulunamayacağına hemen o saniyede karar vermişti. Her konuda sonuna kadar gitse de böylesi durumları hiç zorlamazdı. Dolayısıyla o kız bir "kız" olarak kalmıştı, adını sanını öğrenemediği sıradan bir kız! Belki bu yüzden hala yalnızdı. hep yalnızdı. "E iyi de şimdi bu kız neden yanıma geldi ki!" diye geçirdi içinden. Kendi kantin repliğini bu kız gelip söylese ne komik olurdu ama! Olmadı tabii öyle bir şey. Kızın da kulakları doluydu kendisi gibi. Bu iyiye işaretti. Yanına gelen kişi hem bir hanımefendiydi hem de kendisini sıkıştırmayacaktı. Bir keresinde yine otobüste bacağına doğru hamle yapmaya çalışan adamdan kaçtığı an geldi aklına, hatırlamak istemediği, derinlere gömdüğü. Neyse ki anında, uçarak uzaklaşmış ve olay uzamamıştı, uzasa bilirdi ona yapacağını zaten. Yoksa bilemez miydi! Ve şu sebepten iyiydi, kız da müzik dinliyordu. Müzik dinleyen iki kişinin birbirine zararı dokunmaz. Hele bir de kız gözlerini kapatınca herkes rahattı artık. Yoksa değil miydi? 

O ikisini görenler, sanki otobüse birlikte binmiş diye düşünebilirlerdi. Biri diğerinden daha yorgun, yorgunluğunun sonucu olarak uykuya yenik düşmüş ve başı da uykuya yenik düşmesine ortaklık etmek istercesine sürekli aşağı düşüyor. Yine de direniyor gibi çünkü kafasını düşer düşmez kaldırıyor. Belki de bunu istem dışı gerçekleştiriyor. 

Onu gizlice izlediğini fark ettiğinde "uyumayan insanın uyuyanı izlemesi her zaman garip olmuştur." diye geçirdi aklından. Kirpiklerinin kıvrımını, göz kapaklarının hareketini, kulağını, burnunu, kısaca tüm yüzünü; normalde o uyanıkken izleyemeyeceğiniz kadar rahat ve net inceleyebilirdiniz. Başının düşüp durmasına engel olmak için aklına bir fikir geldi. Normalde aklına gelen fikirleri hayata geçirmekte zorlanırdı. ancak bu kez içinden gelen o kuvvetli dürtü ile olsa gerek hemen telefonunu çıkardı ve yazmaya koyuldu: "İstersen başını omzuma dayayabilirsin. Uyurken başın devamlı düşüyor, omzumun rahatsız kemiğine çarpıyor ve sen onu ayakta tutmaya çalışıyorsun. Bu, senin için oldukça rahatsız ve huzursuz edici bir durum olmalı. Beni yanlış anlamanı istemem ama gel, ne senin boynun zedelensin ne de ben seni yaralamış olayım. böylece sen rahatça uyu ve ben de suçluluk duygusundan kurtulayım. Elbette yine de seçim senin." 

Yazmayı bitirdiğinde kızın omzuna dokundu ve telefonu ona uzatarak okumasını bekledi. Pek tabii okumak istemeyebilirdi, hatta ters bir tepki de verebilirdi. Sonuçta bir otobüste, yanınızdaki yolcuya her gün ilettiğiniz bir yazı değildi bu! Bir tokat bile çarpması muhtemeldi ileri gidecek olursa. Kim, ne diyebilirdi ki böyle yapsa. Öyle ya da böyle, uyuyan insanı uyandırdığınızda o kişi size en sert tepkiyle cevap verebilirdi. Bunu asla bilemezdiniz. Fakat öyle olmadı. Kız uykulu gözleriyle de olsa okumaya başladı, biraz şaşırmıştı doğal olarak. Ama bunu belli etmemeye çalışıyor gibiydi. İkisi de müziklerini dinlemeye devam ediyorlardı hala. Ateş  farklılık ihtiva ettiği kesin olsa da dinledikleri müziğin birleştirici olduğuna inanıyordu. Her ne kadar biri diğerinin müziğini duymasa da bu yolla birleşebileceklerine inanmıştı. Kendi standartlarının dışına çıkmış ve ürkekliğine gem vurmuştu yazdığı bu notla. Müzik birleştiriciydi, birleştirecekti. Kendi dinlediği müzikleri ona anlatmak, onun dinlediklerini de kendisine anlatmasını istiyordu. Paylaşmak istiyordu; müziğini, yaşadıklarını, gördüklerini. Göremediklerini göstermesini istiyordu; yaptıklarını ve yapamadıklarını, neyi doğru, neyi yanlış yaptığını. Hayat Katarı'na binmek istiyordu onunla. Sağdan soldan "Estarabim" bile yapardı o isterse gemileri yakarak. Afyonumuz patlamadı bu hayatta belki de! Düşünüyordu, yine kendi kafasının karışık labirentindeydi:

"Afganistan'dan getirdin belki bu şarkı sözünü, ne dersin Erkin Baba?"

 "Ez-Tarab-Im". Ez, ben demek, Tarab, neşe demek.  " Neşelendim ben de onu görünce işte, hem de Farsça neşelendim. Mahson Namjoo'dan Hamash Dilem Migire'yi dinledikten sonra o dilde neşelenebileceğimi düşünmezdim gerçi."

'Sürekli canım sıkılıyor, bedenim sürekli esir.

Hançerledim, iyileşmedi, çırpındım, olmadı.

Ayrılık acısı bizim, aşk meşk bizimdir!'

Artık bitirebilecek miydi bu esareti?

Kız okumayı bitirdi, yazılanları sildi ve bu sefer o yazmaya koyuldu. Ateş'in kalbi de adıyla doğru orantılıydı o anda. Kız bitirince Ateş'e uzattı telefonu...

-Artık beni uyandırdığına göre başımı omzuna koymamı istiyorsan başka bir sebep sunmalısın!

Ateş bu cevabın başına gelen en güzel şey olduğunu düşünerek devam ettirdi yazışmayı.

-Yazarken kelle koltukta gidiyordum zaten Genç Osman'lar gibi! İkisinin de akıbeti iyi olmamış tarih sayfalarında belki ama onlar kadar çabuk ölmeye niyetim yok! Sen o başını omzuma koymazsan ben de "omuz üstünde baş kalmasına gerek yok." diyerek ilk durakta terk ederim bu savaş alanını. Seni de vicdanınla baş başa bırakırım. Buna gönlün razı olur mu?

Bu cevabı okuyan kız ilk kez gerçek anlamda baktı ona. Telefonu sahibine verirken kulaklığını çıkarıyordu. Ateş de aynı anda indirdi kulaklığını boynuna, başı yerinde duracaktı anlaşılan. Kız elini uzatırken "adın ne?" diye sordu.

-Ateş, senin? 

Gülerek cevap verdi kız:

-Su!

-Şaka yapıyor olmalısın! Gümüşsuyu'ndan bindin bir de!

-Şaka yapmıyorum. Gayet ciddiyim. Evet, adımla anıldığım yerleri severim ayrıca. Hem sen de pek dikkatliymişsin.

-Ateş ve Su. Ve sıradaki şarkımız Kargo'dan geliyor:

"İçimde bu, 

Alevler su, 

İsterler ki sönebilsinler!" diye mırıldandı Ateş.

"Ateş gibi bedenler birbirine kaynıyor,

Beklenmedik bir anda beni de çağırıyor." diye sürdürdü şarkıyı Su.

"Ben de şarkılarımızı paylaşmamızın ne güzel olacağını düşünmüştüm." dedi Ateş. Ve sen bindiğinde "eli yüzü düzgün bir içim su!" diyordu MFÖ.

-Şeytan tüyü var bu hınzırın diyor şimdi de sanırım ateşlerin içinden!

-Eski çağlarda olsaydık Ateş'e tapan mı olurdun, Ateş'e bakan mı?

-Ateş'i yakan olurdum!

Ateş gülerek baktı Su'yun gözlerinin içine. Su'nun mu demeliydi yoksa Su'yun mu? Bilemedi. Onun karşısında bir hata bile yapmak istemiyordu.

Her zaman olduğu gibi yine burnu akmıştı ve utandı, her ne kadar insani bir ihtiyaç olsa da onun yanında burnunu çekmenin hoş kaçmayacağını düşünüyordu. Kendisi bu yaşına kadar hiçbir şey üretememişti belki ama burnu çok üreticiydi! Üstelik Gogol'un hikayesindeki gibi, sahibinin yokluğunu arayacağı veya bekçinin bulup size ulaştırabileceği türde asil bir burun da değildi onunkisi! Kanuni'ye ve Yavuz'a selam çakan, kemerli yapıda, nefes almayı mümkün kılmadığı anlara rastlayabileceğiniz, kimilerinin bir yumruk ya da bir kafa darbesiyle kırmaktan mutluluk duyacağı, hatta sizin bile bu kırılmadan haz duyacağınız şekilsizlikte bir burundu.

"Hadi ikimiz de listemizden karışık çal'ı seçelim, sonra ilk çıkan şarkıları birbirimize söyleyelim ve dudak okuyarak çözmeye çalışalım! dedi Ateş Su'ya.

-Tamam.

Ateş'in türküsü dönmeye başladı. Neşet Ertaş'ın Yolcu'suydu! 

"Ana haktır sen bu sırra erdin mi?"

Manidar, diye düşündü Ateş. Su'da çalan şarkı ise Siouxsie And The Banshees'ten The Passenger'dı. Manidar diye düşündü Su. Dudaklarını okudular. Dudaklarına dokundular, birbirlerine sokuldular. Söz verdikleri gibi başlar omuzlarında kaldı. Birbirlerinin omuzlarında. Paylaşacakları hayatın yolcularıydı onlar. Ateş'in Su'ya, Su'yun Ateş'e ihtiyacı vardı. Yol da onlardı. Yolcu da.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

18.05.2019 SAN SEBASTIAN [DONOSTIA]